24 Kasım 2012 Cumartesi

Saatler


Saat zamanı ölçmeye yarayan bir araçtır. En ilkel saat olan Güneş saatında Güneşin Dünya etrafındaki görünür dönme hızından yararlanılır. Ancak bu saat geceleri ve kapalı havalarda kullanılamaz.Daha sonra bulunan (Klepsidr) denilen su yada kum saatları,eşit miktarda bir sıvının (Su) ya da çok ince taneli bir katının (Kum) bir delikten geçerken  daima aynı zamana ihtiyaç göstereceği ilkesine dayanır. Ancak akış hızının sabit olmayıp, işlemi toplam süresinin sabit oluşu bu sistemi sakıncaluı kılar. Aynı sakınca Günümüzde kullanılan saatlardada görülür.


Fakat bunlarda ölçülebilen minumum zaman parçası,saniye basamağında olduğu ve hatta 1/100 saniyeye inebildiği halde, Klepsidrlerde bu süre oldukça uzundur. Bir mumun yanma hızının değişmezliğinden yararlanan mum saatinin kullanılması ise,çok kolay olmakla birlikte güvenilir değildir.Çünkü yanma hızı kolayca denetlenemeyen etkenlere bağlıdır.


Zaman ölçme tekniğindeki gelişme,makineli saatlerin yapılmasıyla gerçekleşmiştir. bu saatlara ilişkin ilk bilgiler 1276 da yazılan (Libros de saber de Astronamia) adlı kitapta görülür.Zamanın daha iyi ölçülmesi çevrimsel hareketlerin kullanılmasıyla sağlanmıştır. Bu hareketlerden yararlanan saatlerin başlıca bölümleri şunlardır.Motor,düzenli bir şekilde salınım yapan bir organ, salınım hareketini kesili dönme hareketine çeviren bir maşa, hareketi ileten organlar ve göstergeler.


Makineli saatlerde kullanılan ilk motor,ağırlıklı bir motordur.ipin bir ucuna ağırlık bağlanıyor diğer ucu ise bir döner tambur üzerine sarılıyordu. Aşağıya inen ağırlık bir maşayla ayarlanan tamburu döndürüyordu. Maşa,bir tekerin etkisiyle,her sallanışta tamburun bir dişinin dönmesini sağlıyordu. Bu tür saatler ilk kez 1335 te Milano da yapılmıştır.XV. Yüzyılda zemberekli motor ve (Konoid) bulunmuş,zemberekli motorun keşfi,taşınabilir saatlerin yapılmasını mümkün kılmıştır.


XVI. Yüzyılın sonuna doğru Galileo Galilei bir sarkacın salınımlarının eşzamanlılığını bularak bu ilkeyi saat yapımında uyguladı. Böylece sarkaç kullanılmasıyla zamanın doğru ölçülmesi mümkün oldu. Sarkaçtan yararlanan ilk saat, Huygens tarafından 1657 de gerçekleştirildi. Huygensin bir başka buluşu zemberek kurulurken mekanizma üzerindeki kuvveti sürdüren Devam Ağırlığıdır. Ayrıca Huygens saatlerin hacminin küçülmesini sağlıyan yaylı tekeri bulmuştur.


Sarkaçlı yada yaylı tekerli saatlerin hataları iki nedenden ileri gelir. Sıcaklık değişmeleri ve maşanın,sarkacın ya da tekerin salınımları üzerindeki etkisi. Sıcaklık değişmeleri sarkacın uzunluğunu ve bunun sonucu olarak salınım devrini değiştirir.1721 de George Graham ın buluşu olan cıvalı saatte sarkaç çubuğu yerine kullanılan metal çubuklar,uzunluk değişmelerinii giderecek şekilde düzenlenmiştir. Bu sorun,sarkaç çubuğu yerine uzama katsayısı yaklaşık olarak sıfır olan ve invar denilen bir çelik nikel alaşımının kullanılmasıyla çözülmüştür.


Yaylı tekerlerde sıcaklık değişmesi  tekerin yayının uzunluğunu değiştirdiğinden salınım devri değişir.Bu sorun
teker yayı yapımında çelik yerine elinvar kullanılarak çözülür.Saat tekniğinde elektrikten de yararlanılmış ve ilk uygulama olarak zembereğin kurulmasında elektrik enerjisine yer verilmiştir. Saatlerin çalıştırılması için senkron motor kullanılması önemli bir adım sayılır. Bu tür saatlerin başlıca nitelikleri,yapılarının basitliği,kesin sonuç vermeleri,salınım hareketleri yapan organlar bulunmaması ve sessizliktir.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Ganj Nehri (Ganga)


Ganj Nehri Hindistanın Kuzey topraklarından ve Bengaldeş'ten geçen 2.700 Km. uzunluğundaki Akarsu. Doğu yönünde Bengal Körfezine doğru akar ve Brahmaputra ırmağı ile birlikte 4/5 Pakistan'a ait olan 45.000 Kilometrekare bir delta yaparak körfeze dökülür.Ganj Nehri Himalaya yaylalarındaki Bhagirathi ve Alakmanda akarsularının birleşmesinden doğar. Darve sarp boğazarla Slwalik tepeleri ve küçük bir Ticaret şehrinin bulunduğu Hardvar ovası boyunca akar.


Geniş bir kavis çizerek Kuzey Hindistanın büyük alüvyal ovasında Kanpurdan Allahabad'a doğru iner,burada Jumna ırmağı ile birleşir.Doğuya doğru ilerler ve Varansi den 200 mil kadar sonra sol tarafından Gogra ve Gandak adlı iki akarsuyu sağ tarafında da Patna yı geçtikten sonra hemen saonra Deccan yaylalarında birleştiği tek Akarsuyu Son'u alır.


Ganj Vadisinin en önemli Endüstri bölgesi delta üzerinde kurulu olan, Bankaların ve Endüstriyel yatırımların bulunduğu Kalküta ve Howrah'dır. Bu bölgede en büyük jüt Endüstrisi kuruludur. Ayrıca  Makine kimya kağıt ve tüketim maddeleri endüstriside önemli yer tutar.Himalaya Dağları ile Deccan yaylaları arasında bulunan Ganj Vadisi kesif tarımı,çeşitli Endüstrisi Kalabalık şehirleri ve sıkışık trafiği ile Hindistanın kalbidir. Ayrıca Hindular ölüleri yakarak küllerini Ganj Nehrine dökerler.


Ganj Nehri Hinduizim inancına göre kutsaldır. Hindular Nehri Tanrıça Ganga'nın kişileştirilmiş formu olarak kabul ederler. ve bu nedenle insanlar Nehre taparlar. İnançlara göre belirli günlerde nehirde yıkanmak günahların affedilmesi ve tövbelerin kabul görmesini sağlar.Hinduizimdeki ölü yakma geleneği nedeni ile birçok insan Hindistan gibi büyük bir ülkede binlerce kilometre yol katederek yakınlarının küllerini bu nehre  serperler. Hindu inançlarına göre Nehrin suyuda kutsaldır.ve insanlar için kurtuluş yoludur. inanışa göre bu sudan bir yudum bile içmeden ölmek tamamlanmamış bir hayattır. Bunun ile birlikte ölüm döşeğinde bir hastaya son nefesinde nehrin suyundan içirmek cennete gitmesinin garantisidir.


Hinduizm inancında ne olursa olsun Ganj Nehrinin kirlenmeyeceği inancı vardır. Bu nedenle yıllarca kirlilik için önlem alınmamışbirçok kanalizasyon hattı ve fabrika atıkları nehre boşaltılmıştır.Aşırı kirlilik yaratan deri sanayii ile birlikte nehre hergün tahminen 1 milyar litre lağım akmaktadır. Ayrıca Hindular hamile iken ölen bayanların ve çocukların cesetlerini Ganj Nehrine atarlar. Ganj Nehrinde çok sayıda cesedin kıyıya vurup kuşlar tarafından parçalanarak yendiğini görebilirsiniz Hindular bunun kutsal olduğunu düşünürler.


Devlet şimdiden arıtma ve engelleme çalışmaları için 33 milyon dolar harcamışsada bugün ganj dünyanın en kirli su kütlelerinden biridir,fakat Hindular bunu kabul etmemekte ve her kutsal ayinde nehre girmeyi sürdürmektedir. Üstelik bu suda yıkanmanın yanı sıra içenlerde olduğundan sarılık,tifo,gibi pek çok hastalık kapılmaktadır.Aynı zamanda bu kirlilik uzun yıllardır Nehir çevresinde yaşayan halk üzerinde alışa gelmedik bir etki yaratmıştır. Halk kutsal olduğuna inandığı nehir suyunu günlük işlerinde kullanmaktadır ve bu nehrin barındırdığı hastalıklara karşı zamanla bağışıklık kazanmalarını sağlamıştır. yerel halk bu yüzden nehrin suyunu şifalı kabul etmektedir.


Buna rağmen  gerek deltasında gerekse suladığı diğer ovalarda yapılan tarım Hindistanın candamarı sayılır. Bu bakımdan Nil Mısır için neyse,Ganj'da Hindistan için odur.yine bu sebeplerden önemli yerleşim merkezleri bu nehrin kıyısında kurulmuştur. Kalküta,Allahabad,Hanpur Patna ve benares bunlardandır.


11 Kasım 2012 Pazar

Rönesans


Rönesans yeniden doğuş anlamına gelen ve XIV.ile XV. Yüzyıllarda İtalyada oluşan toplumsal,Ekonomik,Siyasal değişimleri kapsayan bir dönemdir. Bu dönemde sanat,önceden görülmemiş bir gelişme göstermiştir. Mimarlıkta Gotik yapılar,yerlerini klasik yada Roma üslubundaki binalara bırakmışlar,resim ise hacim ve perspektif ustalığına erişmiştir.Kilise bütün Rönesans döneminde sanatı ve sanatçıyı en çok destekleyen bir kurum olarak ortaya çıkmıştır.


XIV.Yüzyılda İtalyada,kendilerini yeni bir çağın öncüsü olarak gören ve büyük değişimler sürecini hazırlayan kişilerin başında Petrarca (1304-1374) ile tarihci Giovanni Villani (1280-1348) gelmektedir. Bu dönemde Roma nın eski tarihi ele alınmış ve bir ölçü olarak benimsenmiştir.Bu nedenle eski dil ve Edebiyat üzerine daha ayrıntılı ve kapsamlı araştırmalar yapmak zorunluğu ortaya çıkmış Klasik Latince ve Yunanca değerlendirilmiştir. İstanbulun 1453 yılında Türkler tarafından fethedilmesinden çok önce,Yunanca el yazmaları deniz yoluyla İtalyaya gönderilmiş Klasik Latincenin üslubu ve edebi kalıpları değerlendirilmiş ve kopya edilmiştir.


Rönesans devrinde Kilise Papalık sarayının veya sistina  kilisesinin dekore edilmesi,Romadaki S.Pietro kilisesinin yeniden yapılması gibi çeşitli olanaklar sağlayarak sanatçıların sürekli gelir elde etmelerine olanak vermiştir. Yönetici sınıf ve diğer zenginlerden de destek gören sanatcılar yapıtlarının türünde değişiklik yapmışlar, XV.Yüzyılda din dışı mimarlık yeniden önem kazanmıştır.


Floransa XIV Yüzyılda ve XV.Yüzyılın başlarında yeni fikirlerin gelişim merkezi olmuş,ayrıca bu şehirde Yunan site devletlerinin bir benzeri kurulmuştur. XV.Yüzyılda Floransa vaftiz evinin ünlü bronz kapıları, Lorenzo Ghiberti (1378-1455) tarafından yapılmış,bunun yanı sıra Filippo Brunelleschi (1377-1446) nın geliştirdiği ve Leon Battista Alberti (1404-1472) nin belirlediği perspektif  ilkeleri de Floransada ortaya çıkmıştır. Üç boyutlu biçim konusunda geleneksel heykelcilik giderek artan bir ustalıkla natüralizmin yeniden değerlendirilmesini sağlamıştır.


Resim sanatı da yine Floransada gelişmiş, Masaccio (1401-1428) nun hacim konusunu çözen resimlerden,Fra Filippo Lippi'ye Sandro Boticelli'ye Michelangelo'nun ilk devirlerine ve XVI.Yüzyılın Yapmacıkcılık akımına ulaşan bir çizgi izlemiştir. XV.Yüzyıl ortalarında öncülük Roma,Venedik,Mantova gibi bazı şehirlere geçmiş,önceki teknik buluşlara gravür Yakma,Yağlıboya resim gibi teknik gelişmeler eklenmiştir. Konularda çeşitlilik başlamış,Botticelli (Venüsün Doğuşu) gibi klasik konularının yanı sıra Natürmort Manzara ve Portre resimleride yapılmıuştır. XV.Yüzyılda zengin renklere önem verilen Venedik'te Giorgione ve Tiziano bu tutumun güzel örneklerini vermişlerdir.


İtalyan yazarları eski Roma'yı ve kendi ülkelerini incelemişler,Avrupanın öbür ülkelerini barbarlığın etkisinde kalan ülkeler olartak görmüşlerdir. Bu arada Almanya'da Albrecht Dürer (1471-1528) Kuzey ülkelerinin sanatının da İtalyaya eş bir verimlilik içinde olduğunu ortaya koymuştur. Kuzey sanatı,idealize edilmemiş kişisel bir sanat türüdür. İtalyan mimarlığının etkileri Kuzeye ulaşıncaya kadar İtalyada mimarlık yapmacıklığa geçmiş,bunun sonucu olarak Kuzey,Akademik evreyi atlatıp bu yeni akımı bir yama gibi Ortaçağ biçimlerine eklemiştir.