20 Mart 2009 Cuma

Madame Tussaud Mumyalar Müzesi

Tussaud - Marie ( 1761 - 1850 ) Marie Tussaud Londra da dünyaca ünlü kişilerin balmumu heykellerinin sergilendiği Madam Tussaud Müzesi kurucusudur.Londra da yerleşmeden önce yaşamının en hareketli ve verimli yıllarını Paris te geçiren Marie Tussaud Fransanın Strasbourg kentinde doğdu. Babası Joseph Grosholtz onun doğumundan kısa bir süre önce öldüğü için, İsviçre nin Bern kentinde Doktor olan Amcası Philippe Curtıus tarafından yetiştirildi.Daha sonra Amcasıyla birlikte Paris e giderek orada Amcasından Balmumundan heykeller yapmayı öğrendi. Balmumu heykel sanatında kısa sürede yeteneğini kanıtlayan Tussaud ,dönemin bazı ünlü
kişilerinin heykellerini yaparak genç yaşta ün kazandı. 1780 de Versailles sarayında Kral XVI Louis in kızkardeşi Elisabeth in sanat öğretmeni oldu.



Marie Tussaud 17 yaşında Fransız yazarı Voltaire nin modelini yaptı. Onun bu ilk modelini bugün müzede görmek mümkündür. Gittikçe gelişen kabiliyeti Marie ye Kral Louis XVI ve güzel nişanlısı Marie Antoinette'in dostluğunu kazandırdı. Ama bu dostluk onun başına çok büyük dertler açtı. 1789 yılı Temmuzunda ayak takımının Bastille'e saldırıp hükümlüleri serbest bıraktığı gün Paris te bulunuyordu. Üç erkek kardeşi ve iki Amcası ayaklananların Tuileries Sarayına yaptıkları bir baskın sırasında öldürülmüşlerdi. Hayatının bu en tehlikeli dakikalarında bile kaçmayı aklından geçirmedi. Bir Kral taraflısı olarak tanınıyor ve bütün Kralcıların iyisi, kötüsü giyotinden geçiriliyordu.



Louis XVI ile Marie Antoinette'in kesik başlarını gösteren mumya modeller Marie'nin titreyen kabiliyetli parmakları arasında meydana geldi. Sanatı Marie'nin hayatını kurtarmıştı. La Force Cezaevindeki o korkunç hücreye kapatılır kapatılmaz saçları kökünden traş edildi. Her an giyotinin gölgesinde yaşadı. En sevgili Dostlarının daha birkaç saat önce koparılmış başlarının modellerini yapmaya zorlandı. Bu onu ölümden kurtarma pahasına ihtilalcilerin işkencesiydi. Büyük bir ustanın parmakları arasından çıkan bu modeller yüzyıllar sonra ihtilalcilerin zaferini kutlayacaktı.



İhtilalin Lideri Robespierre'in ölümünden kısa bir süre sonra korku havası yatışır gibi oldu. Marie serbest bırakıldı. Kendisine sanatı öğreten Amcasının öldüğünü duyunca hayatta tek başına kaldığını anladı. Koruyacak kimsesi olmadığı gibi çok da borcu vardı. Bu sıralarda onu bir Mumyalar Müzesi kurma yolunda büyük çabalara giriştiği, borçlarını ödemek için amansız bir çalışmaya koyulduğu görülür. Zamanla hayat şartlarını düzelten Anna Marie 1795 yılında François Tussaud isminde bir Mühendisle evlendi. Bu evlilikten Joseph ve Francis adlarında iki oğlu oldu.



1802 Yılında bazı anlaşmazlıklardan ötürü kocasından ayrıldı. Yaptığı modellerden bazılarını yanına alarak Londra ya gitti ve bir süre sonra da oradan da Edinburg'a geçti. Sergilediği mumyalar çok ilgi görüyordu. Çağının otoriter kişilerini, Muzaffer kumandanlarını,Aşırı Politikacılarını canlandıran bu gezici müze gerçekten de ilgisiz kalacak gibi değildi. 1804 yılında İrlanda ya giderken Madam Tussaud un gemisi kazaya uğradı. Mumyaların hepsi gemiyle birlikte batıp gitti. Ama aradan üç ay geçmemiştiki Madam Tussaud un yaratıcı hafızasında yeniden canlanan modeller Müzeyi yeniden doldurdu.Yalnız Tussaud un uğrayacağı felaketler henüz bitmemiş olacak ki Paris te kocasına emanet ettiği modellere Resmi Makamlarca el konuldu.



Bu eserler henüz ödeyemediği borçlarına karşılık tutuldu.Yeri doldurulamıyacak bir tarih hazinesi de böylece yabancı ellerde kaybolupgitti. Kocasından ayrılmış olmasına rağmen hala Tussaud adını kullanmaya devam eden Anna Marie 1811 yılına doğru Fransa yı kesin olarak bırakıp iki oğlunu yanına alarak İngiltere ye gitti. Yaşamının geri kalan bölümünü Kendi Müzesini açtığı Londra da geçirdi. Müze 1884 te Marylebone yolundaki bugünkü yerine taşındı. Bugün Tassaud'nun Torunları tarafından işletilen Madam Tussaud Müzesi Napolyondan, Michael Jackson a kadar çok sayıda ünlü kişinin balmumu heykellerinin sergilendiği Dünyanın en ilginç Müzelerinden biridir.

Türk Sanat Müziği'nin Altın Seslerinden - Emel Sayın

Emel Sayın (20 Kasım 1940) Türk Sanat Müziği Yorumcusu. Dört kız çocuğu olan bir Ailenin en büyük çocuğudur. (Emel, Şenel, Fatoş, Hülya) Emel Sayın 13 yaşında Arif Sami Toker den Müzik dersleri almaya başladı. Tokerin yetiştirdiği en ünlü yetenekli Sanatçı olarak kabul edilmektedir. Üç yıl Münir Nurettin Selçuk'tan ders alarak Müzik eğitimine devam etti. Keşan Ortaokulu ve Çapa Lisesinden mezun olduktan sonra üç yıl süresince İstanbul Belediye Konservatuarı (Beşiktaş) Şan Bölümünde, Fransa da zamanında Münir Nurettin Selçuk'a da Hocalık yapmış olan Şan Hocası Alex Rosenthal dan dersler aldı. Muhittin Sadak'tan da solfej dersleri aldı.Dönem Arkadaşları Mine Mater, Erkin Koray ile ayni solfej sınıfında idiler.Bu arada Hürriyet Haber Ajansının açtığı yarışmada Münir Nurettin Selçuk'a ait ağır bir klasik okuyarak Ses Kraliçesi seçildi.




Henüz 17 yaşındayken Ankara Gençlik Parkında Necdet Yazarın Gazinosunda ilk defa sahneye çıktı. 1963 yılında Ankara Radyosuna sınavla solist olarak girdi ve yaklaşık yedi yıl hizmet verdi.Ankara seyircisi karşısında sahne tecrübesi kazanan Sanatçı,Egemen Bostancının teklifiyle İstanbul Müzik piyasasına transfer oldu ve Lalezar Gazinosunda Assolist olarak sahne almaya başladı. Bu arada İstanbul Radyosuna geçti ve İstanbul a yerleşti.İstanbul a gidişiyle yoğun bir çalışma dönemine giren Emel Sayın pek çok Müzik Albümünün yanı sıra Sinema Filmlerinde de rol aldı. Ancak 1970 lerin ortasından itibaren Yeşilçam da başlıyan sex filmleri furyası nedeniyle sinemadan uzaklaşarak yalnızca Müzikle ilgilenmeye başladı.2001 yılında Mehmet Ali Erbil'le birlikte Aşkım,Aşkım adlı Tv. dizisinde rol aldı. Daha sonra Kanal D de karınca yuvası adlı dizide rol aldı.Mavi Boncuk adlı filmi Tarık Akan'la oynadığı en güzel eserlerdendir.



40 yıla yaklaşan sanat hayatı boyunca Türkiyenin el üstünde tuttuğu sanatçılardan biri oldu. Emel Sayın. Koylara ismini veren mavi gözleri, (Marmaris - Datça arasında yer alan Ülkemizin eşsiz koylarından biri ' Emel Sayın' koyu ismini taşır. ) Sarı saçları, Hanımefendi kişiliği, Güleryüzü, Sıcak kişiliği ve Bülbül sesiyle Tüm Türk Halkının gönlünde taht kurdu. Bugüne değin bu özellikleriyle hep gündemde oldu.Şimdi de Türk Sanat Müziği yorumcumuz Kıymetli Sanatçı Emel Sayının okuduğu eserlerden seçtiğim şarkılardan bir demet sunuyorum, Kendilerine uzun ömürler dilerken,daha nice yıllar o güzel sesinin şakımasını diler , Bir dahaki konumuzda buluşmak üzere şen ve esenlikler dilerim.



ARTIK BU SOLAN BAHÇEDE

Artık bu solan bahçede Bülbüllere yer yok
Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok.

AYNALAR

Harmanım ben harmanım
Kırk satırlık fermanım
Yok dizimde dermanım
Eyletmen beni
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar
İster Anam darılsın
İster Babam darılsın
Vuran elim kırılsın
Hüznüm sizde görünür
Saçım beyaz örülür
Yaşarkende ölünür
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar
Yüzümde hep çizgiler
İçimde hep ezgiler
Uçup gitti seneler
Eyletmen beni
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar

AT KADEHİ ELİNDEN

Bu gece son gecemiz
Acı günler yakında
Bir ömür böyle geçti
Olamadık farkında
At kadehi elinden
Bin parçaya bölünsün
Dökülsün meyler yere
Hatıralar gömülsün
Dolu dolu içerdik
Kadehlerde aşkı biz
Güneş bize doğardı
Ne mutluyduk ikimiz

TANRIM BENİ BAŞTAN YARAT

Gülmeyecek bu yüzü
Neden verdin bana yarab ?
Ya birazcık neşe ver
Ya beni baştan yarat
Hep terketti sevdiklerim
Paramparça dünyam benim
Sende kaldı ümitlerim
Paramparça dünyam benim
Baştan yarat ellerimi
Baştan yarat gözlerimi
Baştan yarat şu kaderimi
Tanrım beni baştan yarat
Yaktın bağrımda közleri
Dinlettin acı sözleri
Verdin bu ağlar gözleri
Tanrım beni baştan yarat

BAK YEŞİL YEŞİL

Kapat gözlerini kimse görmesin
Yalnız benim için bak yeşil yeşil
Gözlerin kimseye ümit vermesin
Yalnız benim için bak yeşil yeşil
Seni öyle sevdim ölürcesine
Tanrının yazdığı şiircesine
İçimden geçeni bilircesine
Yalnız benim için bak yeşil yeşil



MAKBER

Her yer karanlık pür nur o mevki
Mağrip mi yoksa Makber mi ya rab
Ya habgah-ı dilber mi ya Rab
Rüya değil bu ayniyle vaki
Kabri çiçekten bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir haclegahe
Bir haclegahe dönmüşse türben
Aç koynunu aç Maşukanım ben

MAVİ BONCUK

Şu Dünyada sevgi büyük ihtiyaç
Herkes sevmeye sevilmeye muhtaç
Herkesle dost ol, Herkesle Arkadaş
Ömrümüz geçiyor bak yavaş yavaş
Onda bunda şundadır
Şunda bunda ondadır
Mavi boncuk kimdeyse
Benim gönlüm ondadır

DOYMADIM SANA

Doymadım sana Ağlarım
Ah ederek yana yana
Geç buldum,çabuk kaybettim
Hicran oldu hayat bana
Geç buldum çabuk kaybettim
Hicran oldu hayat bana
Ahhh Al vurdu felek çaresi yok
Acısın Allah bana
Geç buldum çabuk kaybettim
Hicran oldu Hayat bana

AH BU ŞARKILARIN GÖZÜ KÖR OLSUN

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde dursun
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Güzelse güzelsin yok mu benzerin
Goncadır ilk hali bütün Güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün,ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En sıcak sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanırmıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Sonunda tuz bastın gönül yarama
Nice Dağlar koydun nice arama
Seni terkedipte gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun


KEMANCI

Unutulmaz bu acı
Dertli dertli çal kemancı
Her aşkta hüsran oldu gönül
Bilmem bu kaçıncı
Halime bak dertli çal
Kemancı başımın tacı
Gitme bu gece benimle kal
Benim halim çok acı
Değiştin Kemancı
Neden efkarlı çalmıyorsun
Benim Dünyam yıkılmış
Sende mi acımıyorsun
Gözümden kaçmıyor
Benden birşey saklıyorsun
Yeter artık derken
Kemancı neden Ağlıyorsun

SUS KALBİM SUS ARTIK YETER

Bu ne acı bu ne keder sus kalbim sus artık yeter
Bu dert ölümdende beter, sus kalbim sus artık yeter
Hainde merhamet olmaz zulmünden kimse kurtulmaz
Sabretmeyen sefa bulmaz, sus kalbim sus artık yeter

BAŞIBOŞ SAATLERDE

Başıboş saatlerde alırım koynuma sevgilimi
Başıboş saatlerde çözülür ipleri Dünyanın
Başıboş saatlerde kararır gözleri sevdanın
Başıboş saatlerde alırım koynuma sevgilimi
Onsuz olmaz çok çalıştım
Dayanamam çok çalıştım
Birgün olmazsa birgün Mutlaka

ŞARKILARA SORDUM

Kumruları dinledim susuverdiler
Rüzgarları bekledim sensiz estiler
Seherleri özledim hiç gelmediler
İzlerini nerede bulurum senin
Şarkılara sordum söylemediler
Anılara yalvardım bilemediler
Ufukları aradım görünmediler
İzlerini nerede bulurum senin
Bulutlar benim gibi hep ağladılar
Dertlerin gönülleri hep dağladılar
Özlemlerin sel olup çağladılar
İzlerini nerede bulurum senin
Şarkılara sordum söylemediler
Anılara yalvardım bilemediler
Ufukları aradım görünmediler
İzlerini nerede bulurum senin



TALİHİN ELİNDE OYUNCAK OLDUM

Talihin elinde oyuncak oldum
Kader böyle imiş buymuş alın yazım
Zalim elinden sarardım soldum
Şimdi gönlü kırık yaralı kuşum
Ömrümce gülmedim yanarım inan buna
İsterim artık kader gülsün bana
Gençliğim geçti yazık ızdıraplar içinde
Acaba birgün acaba birgün gülecekmiyim
Sensiz geçen günler karanlık gecedir
Gel sensiz yaşamak bitmeyen işkencedir
Beklerim yolunu ömür boyunca
Adın dilimde heran bir hecedir

O BENİ BİR BAHAR AKŞAMI

O beni bir bahar akşamı terk edip gitti
Ne o geri geldi, ne bu ömür bitti
Nerdesin,nerdesin yeşil gözlü meleğim
Nerdesin,nerdesin şirin sözlü meleğim
Ne olur bir bahar akşamı sen bana dönsen
Yine benim olsan, yine beni sevsen
Gel bana dön bana, yeşil gözlü meleğim
Dön bana, gel bana şirin sözlü bebeğim

SEVGİLER YAĞSIN

Susamış topraklar gibi gönüller
Tükenmiş yok olmuş nerde sevgiler
Hasret kalan gönül söyle ne dinler
Gökten yağmur değil sevgiler yağsın
Bırakın gönüller sevgiye kansın
Yalnızlık silinsin dertler tükensin
Gülmeyen dudaklar gülsün istersin
Belki benim gibi sende dilersin
Gökten yağmur değil sevgiler yağsın
Bırakın gönüller sevgiye kansın

MİHRABIM DİYEREK SANA YÜZ VURDUM

Mihrabım diyerek sana yüz vurdum
Gönlümün dalında bir yuva kurdum
Yıllardan beridir yalvarıp durdum
Sevgilim demeyi öğretemedim
Gönlümde sevgime yer vermedinde
Yaban Gülleri hep derledinde
Ellerin ismini ezberledinde
Bir benim adımı öğretemedim
Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim

AYRILAMAYIZ ARTIK

Ayrılamayız artık
Bir yerde ümit biter
Solar Laleler Güller
Aşk yalan inan buna
Perişan hep Gönüller
Ayrılamayız artık
Gitmeliyim bu yerden
Saadet diliyorum
Sana Beyaz Güllerden
Taptım sana çok sevildim
Hep böyle kalacağım
Senin mutlu hayatına
Uzaktan bakacağım



video

16 Mart 2009 Pazartesi

Fransız Edebiyatı'nın Usta Kalemi - Alexandre Dumas Pere (1802-1870)

Alexandre Dumas Pere - ( 1802-1870 ) Kendisi ile aynı adı taşıyan oğluda tanınmış bir yazar olduğundan isminin başına Baba sözcüğü getirilerek anılır. Edebiyat alanında önce oyunlar yazarak ünlenmiş, ama kalıcılığını tarihsel macera romanlarıyla sağlamıştır. 1844 te yazdığı üç silahşörlerden başka Monte Kristo kontu ( 1845 ) Demir Maske ( 1848 ) ve Siyah Lale ( 1850 ) en önemli ürünleri arasında gösterilebilir.



Üç Silahşörler - Krala - daha çok Kraliçeye bağlı Şövalyeler, Athos, Porthos - Aramis ve sonradan Şövalyeliğe terfi edecek olan kurnaz köylü çocuğu Dartanyanın saray entrikalarına bileklerinin gücü ile cevap vermelerinin ve Majestelerinin hizmetini yerine getirmelerinin hikayesidir. Yazıldığı yıllardan çok önceki bir tarihsel döneme ilişkindir anlatılanlar. Bu nedenle Dumas ın tarihsel macerasını günümüzde yazılan Post-Modern tarihsel fantazilerin atalarından biri olarak değerlendirebiliriz. Kendi çağındaki gerçekçi romanlar düşünüldüğünde o yılların Post- Modernidir Üç Silahşörler.



Ve Alexandre Dumas ın tarihin yalnızca dış kabuğunu, insanları çeken pırıltısını cesur Şövalyelerin bağlılık yemini ettikleri Kraliçeleri adına kılıç parlatışlarını, saraydaki yaşamı üstelik yarım yamalak yansıttığı ayrıca üslubunun da çok basit olduğu doğrudur. Ama elimizi vicdanımıza koyarsak onun hakkını da teslim etmek gerekir. Bütün Edebiyat Tarihinde kaç yazara Dumas kadar heyecanlı hikayeler anlatmak nasib olmuş. Kaç yazar okunabilirliği bugüne dek sürdürebilmiştir. Varsın yüksek Edebiyata dahil olmasın üç Silahşörler okunmaya değer bir Roman.



Dumas yetenekli bir yazardır. Uzun diyalogları eşya,doğa ve mekan tasvirlerini bir avantaja çevirmesini bilir. Okuyucuda yarattığı sabırsızlığın farkındadır. Böylelikle ani sıçramalar biranda parlayan kılıç şakırtıları merak unsuru yaratan süprizler katar hikayelerine ve bir sonraki bölüm için (ne olacak acaba) sorusunu sordurmaya başlar. Okuyucu tıpkı (Binbirgece Masallarında) olduğu gibi Beklentiler, Durağanlıklar ve etkileyici şoklarla ilerliyen üç silahşörleri hiç sıkılmadan okuyabilirsiniz.Monte Kristo Kontun da ise Alexandre Dumas kitabı kaleme alırken ana karakter olarak Edmond Dantes i belirlemiştir. Edmond Dantes karakterini basitce incelediğimizde onun hayatını istemeden de olsa çaresizlik,sabırsızlık ve ümitsizlik üzerine kurduğunu anlamak mümkündür. Dantes basit bir Denizciyken eline geçen fırsatı iyi değerlendirmiş ve büyük bir fırsat yakalamıştır. Ancak bu fırsatı hayatının 14 senesine mal olmuştur. Etrafına saygısından ötürü herkesin takdirini toplayan bir adamındüşmanı olabilir mi ? Bu mümkün mü ? Edmond Dantes için bu sorunun cevabı ( Evet ) Gerçek yaşantıdada bu böyle değilmidir ? Hayatını belli bir düzene sokmuş, Başarılı ve iyi kalpli kimseler yaşamazmı en büyük felaketleri.



Hayatındaki en önemli iki şeyden biri Babasıdır. Diğeri ise nışanlısı Mercedes tir. Yaşamını bu insanları mutlu edebilmek için kurmuştur. Fakat en yakın Arkadaşları kıskançlığın pençesine düşüp onu sırtından vurmuşlardır. Dantes Hayatının en parlak yıllarını İf Şatosunda hapis olarak geçirmiştir. Aradan geçen 14 yılın ardından bir şekilde firar eden Edmond, Bulduğu hazine ile birlikte güç ve erk sahibi biri olarak Marsilya ya geri döner. İntikam çanları acı acı çalmaktadır.Bu noktada ana karakter olan Edmond un intikamını elde ettiği hazine sayesinde aldığını ve paranın bu dünyada insanların güç elde edebilmesi için ne kadar önemli olduğunu görürüz. Tüm bunlara karşın Edmond geçen yıllar için ümit etmenin ve beklemenin önemini anlamıştır. Düşmanlarına karşı fiziksel güç yerine zekasını kullanmıştır. Elini kana bulamadan nasıl intikam alınacağını da okuyucuya kanıtlamıştır.



Kitabı okuduğumuzda anlarız ki insanın sahip olduğu zenginlik bazen ona herşeyi vermiyebilir. Bu kural gerek Dantes için, gerekse onu arkasından vuranlar için değişmez, hepsi için sonuç aynıdır.Serveti sayesinde kalan yaşamını rahatça sürdürebilecekken o bu yolu seçmemiştir. Edmond Marsilya ya döndüğünde görür ki, Düşmanlarından Danglars, Fernand ve hatta Mercedes hayatlarını kendi çıkarları için kurmuşlardır artık. Ancak hiçbiri yeni ismi Monte Kristo olan Edmond dan daha iradeli olamamışlardır. Deyim yerindeyse paranın kölesi olmuşlardır. Monte Kristo ise elde ettiği servetle istediği kötülüğü yapabilecek güce sahip olmasına rağmen şiddet içeren bir intikam yolu seçmemiştir. Yıllar onu son derecede geliştirmiş, gezdiği yerler ve okuduğu kitaplar sayesinde bilgisine bilgi katmıştır. İntikam saati gelip çattığında ise tüm servetini paragöz düşmanlarını kıskandırıp onların ilgisini kendi üzerine çekmek için kullanmıştır.Fernand, Danglars ve eski aşkı Mercedes avucuna düştüğündeyse kedinin fareyle oynadığı gibi onlarla oynamıştır. Uzun lafın kısası Monte Kristo gücünü Klişe
Amerikan filmlerindeki gibi çelik kaslar ve silahlardan değil Edmondu Monte Kristoya çeviren parlak zekası, inceliği, zarafeti, Asaleti ve en önemlisi sabrından almıştır. Haliyle sadece yıllarını çalan sözdedostların değil, onları tüm Aileleriyle birlikte cezalandırmak yolunu seçer.



İkinci olarak Alexandre Dumas ın tarihi gerçeklerle beslenen önemli Romanlarından biri olan Siyah Lalenin Dramatik kurgusunu aşk, kıskançlık ve Lale yetiştirme tutkusu zenginleştirir. Cornelius Von Baerle nin hayattaki en büyük amacı Haarlem Çiçekçilik Cemiyetinin açtığı yarışmada en güzel Lale yi yetiştirmektir.Fakat Romanda kıskaçlığı temsil eden İsaac Boxtel in iftirası sonucunda işlemediği bir suçtan ötürü ömür boyu hapse mahkum olan,Baerle nin hapisteki tek dayanağı Gardiyanın güzel kızı Rosa dır. Rosa nın yardımiyle Siyah Laleyi hapiste gizlice yetiştirir. ve büyük ödülün sahibi olur.Bütün bunlar olurken Van Bearle nin suçsuzluğu anlaşılır ve Van Bearle de özgürlüğüne kavuşur ve Rosa yla evlenerek mutlu bir yuva kurarlar.



Dumas Siyah Lale de 17 yüzyıl Hollandasının tarihi dokusunu ve döneme damgasını vuran Lale yetiştirme tutkusunu etkileyici bir uslupla ele alır.Dumas ın bir önemli Romanı da Demir Maskedir. Roman 1600 yılların Fransa sında geçen Kraliyet erkanı ve sosyete içerisindeki insanların yaşantıları ve entrikalarını anlatan bir kitap olup Meşhur Şövalyelerimizin Athos, Porthos, Aramis ve Dartanyanın maceralarını anlatan güzel bir eserdir ve işlenen ana tema insanlar arasında Dostluk ve Sadakatin herşeyin üzerinde olduğunu, dostların birbirleri için herşeyden vazgeçebileceğini göstermektedir. Eğer hepimizin hayatında böyle Dostluklar olsa hayatımız çok daha anlamlı olur. Ve son nokta Şen ve Esen kalınız.

15 Mart 2009 Pazar

Özer Rayman - Biografim (0)'dan (+)'lara

Sevgili Dereden Tepeden' in kıymetli Dostları
Yaş 75... Hayatın girdabına kapıldık gidiyoruz. Bu günkü yazımda, hayatımı anlatmak istiyorum.
Amacım, biyografimi anlatırken (O)'dan başlayıp, (+)'lara gelmek üzere yaşamımı resmetmektir. Arşivimdeki fotoğraflarımla anlatacağım bu yazdıklarımı, sevgili aileme ithaf ediyorum. Sizlerde
şayet merak ederseniz okuyup, benim kim ve nasıl bir insan olduğum hakkında bilgi edinmiş
olursunuz. (Bu yazdıklarım, Göztepe hakkında benimle röpörtaj yapmak isteyenler içindir. Benim, Dereden Tepeden antetiyle bir şeyler yazıp, faydalı olabilmekten başka bir maksadımın bulunmadığını da yinelemeliyim.)



Yıl 1934 - 24 Nisan günü Göztepe Çolak Ethem Paşa köşkünde bir telaş var. Hamile bir kadın
Köşkün orta katında doğum yapıyor. Ebe gelmiş,Köşkte koşuşmalar var, Doğum öğle üzeri vuku
buluyor. Rahmetli Annem üçüncü Erkek evladı olan beni rahat bir şekilde Dünyaya getiriyor.Köşkün üst katında oturan Rahmetli Amcam Nuri Güner üst kattan bahçeye inerken orta katta kucağına üçüncü yeğenini veriyor Ebe Hanım. Adımı Özer koyuyorlar. Öbür Ağabeylerim esmerdirler.Ben sanki onlara inat olsun diye sarışın doğmuşum. Babam beni severken,Sarı oğlum,sarı oğlum diye severdi.Çok toplu bir çocukluk dönemi geçirmişim. o kadar şişmanmışım ki üç yaşına kadar yürüyememişim. Annem ve Babam Çocuğumuz sakat mı diye çok üzülürlermiş.En sonunda Doktora gidilmiş. Doktor - Hemen bu çocuğun beslenme düzenini değiştirin , kemik yapısı zayıf ve kuvvetsiz olduğundan yürüyemiyor demiş. Ben 3 - 4 yaşına kadar affedersiniz popomun üstünde sürüne sürüne gidermişim. Hatta birgün Annemin dalgınlığından bahçeye çıkıp Havuzumuzun içine düşmüşüm, Hani şöyle tabir ederler boğulan kimseler için 40 ı sayarken Büyük Ağabeyim ( O tarihte 10 yaşında ) Beni Havuzdan çıkarıp ,geri kalan yaşamıma devam etmeme salık vermiş.



Gelelim şimdi 75 Yıllık Fotoğraf Arşivimden seçtiklerime...
Resim - 1 Havuz kenarına oturmuş ayaklarını suya sokan bu sarışın çocuğu bir yerden gözüm
ısırıyor. Havuz onda bir fobi olmuş, Ama söyleyeceğim o değil, Bu resim bir köşkün bahçesi Arkada görülen Çamlar ve bitki yeşillikleri arasında çekilmiş bu fotoğraf tam 70 yıllık ve bu sarışın Çocukta Benim. Güzelim Göztepem çam ve tabiat güzelliğinden ne çok şeyler kaybetmiş.



Resim - 2 Rahmetli Annem ve Babamla çekilmiş Tarihi bir fotoğraf, Her taraf yemyeşil köşke
giriş kapısı önünde ( Yeşilbahar Sokak ) Bu resmin günü belli değil yıl Tarih olarak 1938



Resim - 3 Annem, Ben, Ağabeylerim, Teyzem ve Misafiri hiç eksik olmayan köşkümüzün ön
Bahçesinde çekilen güzel bir fotoğraf. Göztepede yaşam güzel, Neşe güzel, Hayat güzel, Geçim
zorluğu yok. Şarkılara bile konu olmuş güzel Göztepem.





Resim - 4 Burada biraz büyümüş gözüküyoruz ,köşkün yan komşularımızla çekilen bu fotoğrafta
Annem, Hakime Hanım, Kızı Mualla , ortanca Ağabeyim Enis, Komşularımızdan necile Hanımın
oğlu Yalçın Tura ( şimdinin Müzikoloğu ) ve Ben. Yıl 1946.




Resim - 5 Babamın tayinleri münasebetiyle Kah Ankara da kah İstanbul da bulunurduk. Bu resim 1947 yılında Ankara da Mahallede aramızda yaptığımız bir futbol maçında Arkadaşım Kaya Aydar'a bayrak teatisinde bulunuyorum. Mekan Atatürk Lisesi Bahçesi - Sıhhiye.



Resim - 6 Ankara I nci Sanat Okulunda okurken Motor Dersinde, Motor Atölyesinde Hocamız ve Sınıf Arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğraflar. Yıl 1951 veya 1952




Okul bittikten sonra kutsal Askerlik görevini tamamlayıp, iş hayatına atılan adımlar. Bunların arasında İstanbul Elbise Evinde Tezgahtarlık,Daha sonra Halk Sigorta T.A.Ş. Ankara Acentesinde Muhasebeci olan Behiç Ağabeyimin yanında bir süre çalışıp, DSİ de açılan Teknik Ressam imtihanını kazanıp DSİ. Ar - Ge Dairesinde işe başlamam ve yıllar geçip giderken ,Büyük Ağabeyimin eşi yengemle,Küçükçekmece Kamiloba köyünde yengemin Dayılarının kızını görüp çarpılmam






ve Yıl - 1960 Sevgili Eşimle nişanlanıp, Bir yıl sonra evlenmem ve tabi ki bu yaşamda neşelerde var kederlerde,İki Evladımızı yitirmek bittabi Ebeveyn olarak bizleri çok üzmüştür. ( O acı günleri anarken hala yüreğim sızlar. Allah kimseye Evlat acısı tattırmasın.) Ama kızım Dilek ve Oğlum Tunç'un doğumlarıyla üzüntülerimizi geri atıp, Mutlu bir yaşam sürdürdüğümüzü de söylemek isterim.





Hayattaki en Büyük Zenginliğim Eşim ve iki Evladımdır. Zenginlik benim için önemli değildir.Kimseye muhtaç olmadan Ayakta durabilmenin verdiği haz çok önemlidir. Yaşım gelmiş 75 e Mutluyum Daha ne isteyebilirim ki.




Benim bu yazdıklarımı okuyanlara tavsiyem Mutlu olmaları için, Sevdikleri insanla evlenmeleri,
Mutluluk herzaman yanınızdadır.Onu yakalamakta sizin elinizdedir. Fazla hırslı olmayın, Allah bütün yaradılanlara doğarken rızklarını da vermektedir. Kanaatkar olun ,Bütün Mutlulukların sizin olması dileklerimle, Ölene dek sizlerle olmak dileğimdir, Sizler için yazacağım,Çizeceğim,Bilgilendireceğim. Birdahaki yazımda buluşmamıza kadar, Şen ve Esen kalınız.



Editörün Notu : Sen Bizim Biricik Tonton Babamızsın Herşeyimizsin İnşallah Daha Nice Sağlıklı ve Mutlu Senelere Seni Çok Seven Eşin,Kızın ve Oğlun...

13 Mart 2009 Cuma

Bekri Mustafa (1593 - 1634)

Osmanlı'nın son Dönemlerinde yaşayan Bekri Mustafa yı Duymayanınız var mıdır ? Bilmem. Ancak Anadolu halk dilinde (Duruma uygun düşmeyen) her konuda Bir Bekri Mustafa hikayesi anlatırlar.Bu hikayelerin tamamını Bekri Mustafa yaşamış mıdır ? yoksa tıpkı Nasreddin Hoca olayında olduğu gibi bazılarını Halk kendi hayatından aktararak Bekri Mustafa yamı mal etmiştir,bu konuda kesin bir bilgi yok. Moliere nin insan güldüğü kadar insandır sözü ile yola çıkacak olursak Mizahın iletişimdeki önemini daha iyi kavrarız.



Bekri Mustafa 1593-1634 Sultanahmet te doğup yaşayan Bekri Mustafa iyi hafızdı. Sarhoşluğun örneği ve Sarhoşların Şahı olarak tanınmıştır.Adı nice yüzyıllardır dillere destan olmuş hikayeleri kuşaklar boyunca dillerde dolaşmıştır.Yorgancı Esnafından Ahmet Ağa nın oğlu olan ve gece gündüz içtiği için Bekri namıyla ün yapan Mustafa 1593 yılında Kadırga nın Cinci Meydanı ile Küçük Ayasofya Camii arasındaki bir evde dünyaya gelmiştir. Babasının hali vakti yerinde olduğu için çocukluğu refah içinde geçmiş,Beş yaşında iken Küçük Ayasofya Camii yanındaki Mahalle Mektebine eğitime başlamış, Burada hıfız ederek Hafız olmuş sonrada Beyazıd Medresesine devam etmiştir. Sabahları Medreseye giderken Akşamları da Babasının Dükkanında yorgancılık işini yüklenmişti. 18 yaşındayken Annesinin de vefatıyla yalnız kalan genç yorgancı bazı Arkadaşlarının da ısrarı ile bu dönemde içkiye başladı.



Kumkapıda Agop un Meyhanesinin başlıca Müdavimleri arasına karıştı. Çok geçmeden Medreseyi de Dükkanıda bir tarafa bırakan Mustafa Ağa bütün ömrünü gece gündüz bu Meyhane de içki içmekle geçirmeye başladığından Bekri namıyla anılmaya başlandı.Uzun boylu,İri yapılı,geniş omuzlu ,pos bıyıklı ve güçlü kuvvetli bir adam olan Bekri Mustafa,son
derecede zeki, nüktedan ve hoşsohbetti. Hazır cevaplığı ve hakbilirliği ile herkesin takdir ve sevgisini de toplamıştı.Bekri Mustafa nın bu özelliklerini duyan Dördüncü Murat, daha Şehzadeliği sırasında kendisini nedimeleri arasına almış, tahta çıkışından sonra da Saraya dahil olmuştu. Dördüncü Murat,içki yasağını koyduğu yıllarda dahi Bekrinin ayyaşlığını hoş görmüş,kendisinden iltifatlarını esirgememişti.Bekri Mustafa nın bu içki yasağı devirlerine ait pek çok fıkrası vardır. Bunlara aşağıdaki satırlarda değineceğiz.



Hikayelerle dolu yaşantısı çok kısa sürer Bekrinin. Henüz 41 yaşındayken hastalanır ve iki üç gün içinde hayata gözlerini yumar. Cenazesi vasiyeti üzerine Balıkpazarı Meyhanelerinin cıvarında bulunan mezarlığa gömülür. Sonra bu Mezarlık kaldırılıp yerine Dükkanlar ve Çarşı yapılır. Bekri Mustafanın bu yalnız kalbi yetmişli yıllarda yemiş adıyla anılan semtin Kasımpaşa sokağında bulunmaktaydı. 1903 yılında çevre esnafı arasında toplanan para ile onarılır. ve baş ucuna bir taş dikilir. Destan olan Bekri Mustafa, geçmiş yaşantımızın en ünlü halk kişisi olarak günümüzdede anılarıyla yaşamaktadır. Şimdi gelin o güzel Hikayeleriyle biraz neşelenelim.



Sultan Dördüncü Murat koyduğu içki yasağını kontrol için tebdili kıyafet teftişe çıkar.İçki içen varmı hesabı,Bir kayığa biner,Boğazı geçecektir. Kayıkçı bizim meşhur Bekri Mustafa dır.Kıyıdan açılırlar ,Bekri Mustafa şişeyi zuladan çıkarır,iki fırt çeker,kılık değiştirmiş sultan sorar.
- O nedir ?
- (Bekri ihtiyatlıdır) Kuvvet şurubu,iki yudum içince kürek falan vız gelirbana, Padişah merak eder
- Birader ver iki yudumda ben içeyim
Bekri acır ,kimse görmez gariban içsin iki yudum şarap der.Şişeyi uzatır,sultan kafaya diker.
- Ulan bu düpedüz şarap, Bekri evet şarap
- Padişah ulan ben şarabı yasak etmedim mi ?
Bekri lan sen kimsin şarabı yasaklayacak,
Padişah - Ben Sultan Murat ım
Bekri küreği kapar,Vurdum mu küreği yuvarlarım seni aşağı, daha iki yudum içtin kendini padişah zannettin, şişeyi bitirsen haşa dünyayı ben yarattım diyecen.



Bekri Mustafa yoksul bir Mahallede bir Camiin önünden geçmektedir. O sırada Musallada bir tabut vardır. Fakat namazı kıldıracak imam ortada yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır.ve başında kavuğu sırtında cüpesiyle ordan geçen Bekri Mustafa yı Hoca zannederek namaz kıldırmasını söylerler.(Yok ben Hoca değilim) desede dinlemezler, ve zorla öne geçirirler, Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonraTabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına birşeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder, Bekri Mustafa gülerek cevap verir. Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahırete gidiyorsun , eğer orada bu Dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar durumu anlar dedim.

Bekri Mustafa nasılsa Ramazan ayında bir gün oruç tutmuş, Bayramda bir toplulukta orada bulunanlardan birisi üzüntü ile,
- Bu sene Ramazandan birgün kaçırdım,demiş, Bekri bunun üzerine Adamın omuzuna dokunup
şöyle demiş,
-Üzülme Efendi o senin kaçırdığın orucu biz tuttuk.



Bekri Mustafa yı rica minnet Camiye götürmüşler,
-Hoca başlamış anlatmaya ,Bir yer vardır ki orada zengin fakir ayırımı yoktur.Dertli giren neşeli olur.
Oraya giren herkesin gönlü ferahtır.Bilim bakalım burası neresidir ? Bekri Mustafa yanıt vermiş
-Neresi olacak Meyhane.
Dördüncü Murat gene birgün tebdili kıyafet Balıkpazarındaki kaçak Meyhaneleri gezerken Bekri
ye rastlamasın mı , Bekri Dördüncü Murat ı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş
Murat uzat elini deyince boş elini uzatmış,öteki elini uzat emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş
Murat gülerek buyruk vermişbu kez,iki elini birden uzat, Bekri hemen sırtını duvara dayıyarak testiyi sırtına kıstırıp,ellerini uzatmış, Murat hınzır hınzır bir edayla ,şimdi bana doğru gel deyincede dayanamamış,
-Oynama Murat,Testiyi kırdıracaksın.

Ve Rahmetliyi onların söylediği bir kelamla bir kere daha analım. (İçelim Ab-ı hayatı neşe verir
bedene / Mevlam Rahmet Eylesin Rakıyı icat edene) Sevgili Dostlar bu seferlikte bu kadar, Yüzünüz hep gülsün, Günleriniz neşeyle dolsun. Hoşça Kalınız.

10 Mart 2009 Salı

Babilin Asma Bahçeleri - Asur Kraliçesi Semiramis ve Van Şehrinin Hikayesi

İ.Ö - 600 Dolaylarında Babil Kralı Nabukadnezar'ın yaptırdığı bahçelerdir. Rivayete göre bunu Kraliçelerinden birini sevindirmek için yapmıştı. Bahçeler bir piramit oluşturacak biçimde taraçalar halinde yükseliyordu. ve her taraçaya Dünyanın dört bir yanından getirilmiş ağaç ve çiçekler dikilmişti.Bu bitkiler asıl yapıyı gözden saklıyor ve sadece havada asılı duran Bahçeler görünüyordu.



Bazılarına göre Asma Bahçeler yerine büyük Babil Surları Dünyanın ikinci harikasıdır. Kral Nabukadnezar'ın Asma Bahçeler ile aynı zamanda yaptırdığı bu surların 100 mt. yüksekliğinde olduğu ileri sürülmüştür. Eski Babil kentini koruyan bu surların yerinde bugün yalnız M.Ö -600 Yılında yapılan bu yapı kat kat taraçalardan oluşuyordu. Bu taraçalarda türlü hayvanlar,minik çağlıyanlar binbir Ağaç ve Bitki yeralıyordu. Bir tür yapay cennet olarak tasarlanmıştı. Kral Buhturnasr çok bereketli bir ülkeden gelen eşi Semiramisin Memleketi özlemi çekmesini önlemek için ona böyle bir armağan sunmuştur. Yüksek surlarla çevrilmiş bu bahçenin içindeki Kanallarda kayıklar bile yüzebilmekteydi.



Babil M.Ö 605 den itibaren 43 yıl hüküm süren Kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır.Zayıf bir rivayete göre ise M.Ö - 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur Kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır. Bahçeler Nebuchadnezzarın sıla hasreti çeken karısı Amyitis'i neşelendirmek için yapılmıştı. Amytis Medas Kralının kızıydı. ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil,engebeli ve dağlıktı. Mezepotamyanın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral karısının sıla hasretini gidermek için onun Memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.



M.Ö - 450 li yıllarda Tarihçi Herodot Babil yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar demiştir. Heredot şehrin dış duvarlarının 80 Km. uzunlukta 25 Mt. kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 katlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir.İç duvarlar dış duvarlar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan Kaleler ve Tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil kulesi vardı. Bu kule Tanrı Marduk a yapılan bir tapınaktı. ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.



Babilin çorak Mezepotamya çölünün ortasında Ağaçlar, Akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir.Coğrafyacı Strabo nun I. nci yüzyıldaki tanımına göre Bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu. ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeleri Sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki Bahçeleri sulamak için ( Fırat Nehri ) nden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu. Milattan önce 7. yüzyılda Babilonya Kralı Nebukadnezzar tarafından yapılmıştır. Bu Bahçeler Kralın karısı Semiramisin asma bahçeleri diyede anılır. Bunun yanında bir rivayetle Van Şehrinin isminin fazla yaygın olmamakla beraber nereden geldiğiyle ilgili olarak Van ın Milattan 1800 yıl önce Asur Kraliçesi Semiramis tarafından kurulduğunu söylerler.



Semiramis Mezepotamya Bölgesinin üst kısımlarında yaşayan surların Kraliçesidir. Koca bir ülkeye hükmeden dediği dedik kestiği kestik olan Dünyalar güzeli Semiramis o güne kadar gönlüne göre birini bulamamıştır. Ta ki Vanın Muradiye kazasının kuzey yamaçlarına bir sefere çıkana kadar, Semiramis bu sefer sırasında bölgenin hakimi olan Ara adında genç bir Hükümdara gönlünü kaptırır. Güzel olduğu kadar mağrur da olan Kraliçe, bu sırrını kimseye açıklıyamaz. Savaş devam etmektedir. Semiramisin kuvvetleri son bir saldırı ile Bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara'da öldürülür. Haberi alan Semiramis, Ara ya olan aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir.



Dönüş yolu üzerindeki Van a gelirler. Van ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini Van gölünü çok beğenen Kraliçenin en fazla dikkatini çeken yeşillikler arasında göle doğru uzanan heybetli bir kaya parçası olur. Ara nın hatırasına bu kayalık üzerinde bir kale inşa ettirmeye karar verir. Kısa süre içerisinde kale yapılır.Eteğinde şanına uygun bir şehir kurulur. Şehrin adını da Şamrangerd koyarlar.Aradan yıllar geçer, Ara nın acısıyla yanan yürek, bu defa da sıla hasretine yenik düşer.Memleketine dönmeye karar veren Kraliçe Semiramis Kaleyi ve kurduğu şehri Van adındaki bir komutana bırakarak ülkesine döner. Şehrin bugünki adının bu komutandan geldiği rivayet edilir.